fatih_camii.jpg
”blog sayfama hoşgeldiniz... ”

DİZİLERİN HAYATIMIZDAKİ ETKİLERİ...

Aslında bu konu o kadar önemli ki, konuya girmeden önce Televizyon kültürü hakkında biraz bahsetmek istiyorum. Bugün TV, maalesef hayatımızda önemli bir konumda bulunmakta hatta günlük yaşantımızın büyük bir bölümünü televizyon karşısında geçirerek vaktimizi, düşüncelerimizi telef etmekteyiz. Bu yüzdendir ki bir büyüğümüz televizyona telef makinesi yani telef-izyon demiştir. Televizyon konusunda çok tartışmalar olmakla beraber, iyi yönde kullanıldığı zaman diye başlayan ama her ne hikmetse güzel programlarda ise, evde iş çıkaran ve  o programları seyretmemek adına, türlü bahaneler uyduran bir yapıya sahip olduğumuz için televizyon konusu iyiyi veya güzeli bulmaya yönelmekten çok, bizleri iyilikten ve güzellikten uzaklaştırmada önemli rol oynamıştır.

Bizler için ne acı ki! bugün toplumumuz maalesef  Kuran ve sünnet çizgisinden uzaklaşmakta hatta bu boşluğu televizyon karşısında vakit geçirerek değerlendirmekte ya da değerlendirdiğimizi zannetmekteyiz. Bu da bizi Allah’tan uzaklaştırma da şeytanın ne derece önemli bir rol oynadığının göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şeytan çok kurnaz yöntemler kullanır. Bunların başında da televizyon karşısında boşa harcanan vakit gelir. Şunu bilmeliyiz ve çok iyi anlamalıyız ki şeytan, milyarlarca insanı kendisiyle birlikte cehennem ateşinin içine sürükler. İnsana hiçbir zaman "ben şeytanım, ve senin cehennemde yanmanı istiyorum" demez. Onun yerine, "sinsice göğüslere ve kalplere vesvese vererek" (Nas Suresi, 4-5) kendi varlığını ustaca gizler. Şeytanın farkında olmayan bir insan, onun telkinlerini kendi kafasından geçen düşünceler zanneder. Dahası şeytan bu fikirlerin doğruluğuna onları inandırır. Bu sayede birçok insanı kendileri şuurunda değilken tamamen kontrolü altına alır..Ancak, bir grup vardır ki şeytan, onlara karşı asla zafer kazanamayacaktır; müminler. Çünkü müminler, Allah'ın yeryüzündeki halifeleridir ve O'nun koruması altındadırlar. Şeytanın oyunları onlara karşı etkisiz kalır. Şeytan tarafından da itiraf edilen bu gerçek Kuran'da şöyle geçer:

Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)

Ayetten de anlaşıldığı gibi şeytanın gücü, gerçek müminleri saptırmaya yetmez. Ancak hiç kimse de kendisini kesin olarak "cennetlik" göremez. Mümin bir kimse "şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz" (Mearic Suresi, 28) ayeti gereğince imanını korumak için, her zaman "Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak" (Al-i İmran Suresi, 103) zorundadır. Şeytan, insanların "dosdoğru yollarına oturacağı" (Araf Suresi, 16), onların "ayaklarını kaydırmak" (Al-i İmran Suresi, 155) isteyeceği için, mümin onun hile ve oyunlarına karşı uyanık olmalıdır. Aksi takdirde hiç farkında bile olmadan bu tuzaklara düşer ve hatta bir süre sonra dinden dahi çıkabiliriz. Biz Müslümanların, boşa harcayacak vakti yoktur, olmamalıdır. Bu vesileyle televizyon karşısında kaybedeceğimiz o değerli vakitleri kuran ve sünnet ışığında, efendimize ümmet olabilme bilincinde harcasak ahiretimizi kurtaracağımız gibi, dünyada da daha huzurlu  bir yaşam tarzı tercih etmiş olacağız.

 

Değerli dostlar; kısaca televizyon karşısında boşa vakit harcamanın şeytanın işine geldiğini, ama en önemlisi bizleri Kuran ve Sünnet çizgisi dışına attığını anlamamız gerekiyor. Bu açıklamalardan sonra gelelim başlıkta da belirttiğim gibi dizilerin hayatımızdaki etkilerine…

O kadar etkisi var ki nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kurtlar vadisinde ki Polat Alemdar rolüne benzemek için adam vuranlardan mı bahsetsem, Dizilerde hayranı olduğumuz! veya rolünü çok beğendiğimiz kişilerin, normal yaşamda barlardan nasıl kovulduklarından mı yada dizilerdeki kötü karakterli kişilerin isimlerinin, bizi yaratan rabbimizin isimlerinden seçildiğinden mi, veyahut bazılarının, yaprak dökümü o kadar acı sonla bitti ki gözyaşları sel oldu ben bile ağladım diyen zavallılardan mı bahsetsem bilemiyorum. Aslında bu ağlayanlar, İstanbul’da ki barajlara akıtsalardı gözyaşlarını herhalde şehrimiz su sıkıntısı çekmezdi!  Sadece başımdan geçen bir olayı size nakledip yorumunu da yine sizlere bırakarak yazımı nihayete erdirmek istiyorum.

 

İşten çıktım eve doğru gidiyorum. Önümde 28 yaşlarında bir genç telefonla görüşüyor. Buraya kadar her şey normal.(Şimdi günümüzde maalesef telefon hastalığı olduğu gibi, dikkat çekmek için sesli hatta bağırarak telefonla konuşmaların çoğaldığını etrafımıza bakarak müşahede edebiliriz) Konuşan genç sözlerini aynen şöyle sürdürüyor. (okuyucularımızdan çok özür diliyorum) “Her ne kadar birbirimizi hayal etsek de unutma ki sen benim baldızımsın” diyordu genç.( Konuşulan bazı kelimeleri de aktaramayacağım) Şaşkınlıktan ve üzüntüden Hemen oradan uzaklaşarak canım sıkılarak evimin yolunu tuttum ama ne hale geldiğimizi düşünmeden de kendimi alamıyordum. Bazen arkadaşlarımızla televizyonun etkilerinden ve dizilerin insanları ne kadar uyuşturduğundan bahsederken, ben bu olayı anlattım. Bana, senin anlattığın bu olay “yaprak dökümü” dizisinde aynı şekilde konu olarak işleniyor dediler. Üstelik te dizi bir romanın gerçek hayata! Dönüştürülmesiymiş. Etrafımıza baktığımızda örnekleri o kadar çok ki bu tip olayların. İşte dizelerin toplumumuzu nasıl etkilediklerine somut bir örnek açıkladım.

 Ben başka örnekler verip canınızı daha fazla sıkmadan sizleri O’na emanet ediyorum.

 Bu vesileyle Allah-u Teâlâ Hazretleri gözümüzden perdeleri kaldırsın; gerçekleri tam görmeyi, yolunca hareket etmeyi nasib etsin... Günahlardan korusun, kulluğunu öğrenmeyi nasib etsin...

Yorum (1) Yorum yaz!

FENERBAHÇE ŞAMPİYON OLDU. YA! İMANIMIZ?

 

Fenerbahçe, ligin bitimine iki hafta kala güçlü rakibi Trabzonsporla 2-2 berabere kalarak şampiyonluğunu ilan etti. Tabii bu şampiyonlukta Bursaspor’un Beşiktaşı 3-0 yenmesi ve Galatasaray’ın Sivasta son dakika golüyle berabere kalması fenerbahçenin şampiyonluğunuda en önemli etkenlerdi.Bende bir Fenerbahçeli olarak maçı izledim. Maçtan sonra şu sonuçları çıkardım. Öncelikle şampiyonluk kutlamalarında yapılan masrafa baktım. Bununla binlerce aile belli bir süre açlıktan  kurtulur diye düşündüm. Ayrıca insanların çılgınlar gibi eğlenmesini görünce iğrendim. Dedim ki kendi kendime… Acaba! Türkiye gerçekten bir rejim tehlikesi altında mı ve laiklik gerçekten tehlikede mi?

 Evet Fenerbahçe şampiyon oldu. Futbolcular paralarına daha da para kattı. Olan bize oldu. Yine maganda kurşunları, yine yaralı ve ölü insanlar. Düşünebiliyor musunuz bir insan canı 0.45 kuruş(1 mermi fiyatı).Yani 450.000 TL. hayat bu kadar ucuz işte.

Fenerbahçe şampiyon oldu. Peki: Ya imanımız! İmanımızla nefsimiz arasında yapılan mücadeleyi kim kazandı. İmanımız şampiyon oldu mu veya olacak mı dersiniz. İşte hayat 45 kuruş. Yazacak o kadar çok şey var ki. Mesela maçtan sonra Bağdat caddesine haberlere göre yüzbin insanın geldiği söyleniyor. Allah aşkına; başörtüsü veya savaş karşıtı mitinglerinde bu kadar insanı toplayabiliyor muyuz. Sahi ne oluyor bize böyle! neler yapıyoruz…

Ey insanlar sevdiğiniz kişileri iyi seçin.R.E.  396/16 (Men ehabbe kavmen alâ a'mâlihim huşira yevmel-kıyâmeti min zümretihim fehùsibe bihisâbihim ve in lem ya'mel a'mâlehüm.) Câbir RA'dan, Hatîb-i Bağdâdî rivayet etmiş. "Kim bir kavmi yaptığı işten dolayı severse, kıyamet gününde o kavimle beraber, onların zümresinde haşrolunur ve onların hesabına dahil olarak hesabı görülür. Her ne kadar onların işlediği suçları işlememiş bile olsa, o da cezalandırılır." Demek ki dikkatli olmak lâzım; insanın kiminle dostluk edeceğini, kiminle düşüp kalkacağını, ahbaplık edeceğini bilmesi lâzım! R.E. 397/3 (Men ahabba ehan lillâhi fillâh) "Kim Allah için, Allah yolunda, bir müslümanı kardeş edinir, severse, (ve kàle innî uhibbuke lillâh) 'Ben seni Allah için seviyorum kardeşim! Başka bir şey için değil para için, pul için, menfaat için değil de, ben seni Allah için seviyorum.' derse; (fekàd ehabbehullàh) Allah da onu sever. (fedehalâ cemîanil-cenneh) İkisi birden cennete girer." Hem seven, hem sevilen, hem bu kardeş, hem o kardeş, ikisi birden cennete girer. Başka bir hadis-i şerifte: R.E. 441/4 (Men kessera sevâde kavmin fehüve minhüm, ve men radıye amele kavmin kâne şerîke men amilehû.) "Bir insan hangi topluluğun içine giriyor da onların rakamını artırıyorsa, o onlardandır. Kim bir topluluğun yaptığı işe razıysa, o yaptığı işe ortak gibi olur."

 Biliyor musunuz tuttuğumuz takımdaki insanların ödediği vergiler, oran olarak asgari ücretlinin ödediği vergiden daha az. Mesela Fenerbahçeli bir futbolcu 700.000$ alırken asgari ücretlinin ödediği oran üzerinden vergisini öderse 135.000$ vergi ödemesi gerekiyor ama futbolcunun ödediği oran düşük olduğu için sadece 35.000$ vergi ödüyor. Daha yazacak o kadar mesele var ki bu konuyla alakalı… af Allah’ım af….

Yarabbi! Bizi, nefsimizle yaptığımız mücadeleden galip çıkar. Sen’in  razı olduğun şekilde hayat ligini sürdürmeyi nasib et. Bize bu dünyada bırak kırmızı kartı, sarı kart bile görecek hatalara yaklaştırma. Hayat liginden, Cennet ligine ön eleme yapmadan bizi al Yarabbi gözümüzden perdeleri kaldır; gerçekleri tam görmeyi, yolunca hareket etmeyi nasib et... Günahlardan koru, kulluğunu öğrenmeyi nasib et... Edepli, terbiyeli, ahlâklı, sâkin, sabırlı, şükürlü, tatlı dilli, güler yüzlü, güleç yüzlü; iyi, sevaplı kul olmayı cümlemize nasîb et...  Amin…

Yorum (3) Yorum yaz!

??? kişiye özel...

BÜYÜK BULUŞMA

Büyük randevu bilmem nerede; saat kaçta…

Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta…

                Samanyolu TV’de yayınlanan “Büyük Buluşma” adlı programı izliyorum son zamanlarda. Aklıma ilk gelen Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK’in yukarıdaki beyitleri oldu. Seyrettiğim program belki gerçek sorgu suali yansıtmıyor ama oraya çıkanların yerine kendimi koyduğum zaman, büyük bir muhasebe ile karşı karşıya kalıyor ve ne yalan söyleyim ürperiyorum. Televizyonda seyrederken bile işin içinden çıkamazken gerçek sorgu sualde ne yaparım ben. Rabbimin huzuruna ne yüzle giderim. Oysaki günahların içinde boğulmuşum. Rabbime hakkıyla kulluk edememişken nasıl cevaplarım soruları. Daha başörtüsü sorunu çözülmemişken, % 99’u Müslüman olan kendi ülkemde bile, hala inançlı insanlar baskı görürken , Müslüman ülkeler zalimler tarafından zulüm,işkence görürken ve toprakları gasp edilirken. ben ne yaparım hesap gününde. Rabbim, bana “sen onlar için ne yaptın” derse nasıl cevap veririm. Ya kitabım solumdan verilirse… Yarabbi sonumuzu hayr eyle. Evet… biraz düşündüğüm zaman işin içinden çıkamıyorum. Kaldı ki sorular sadece bununla da kalmayacak kimbilir daha  neler sorulacak bizlere. Hepimiz hamal hikayesini biliriz değil mi. Hatırlatmak amacıyla yine de bahsedeyim. “Bir gece kabirde padişahla birlikte yatacak ve padişahın mirasına O konacaktı. Ama; sırtındaki küfesi ve urganından başka hiçbir şeyi olmadığı halde, sabaha kadar süren sorgudan dolayı, sabah kendisini bekleyen kalabalığa; istemem hiçbir şey istemem… ben sabaha kadar sırtımdaki küfe ve şu urganın hesabını verene kadar neler çektim. Ya bu kadar servetin hesabını nasıl veririm.”

Hamalın dediği gibi, bizler bu dünyada yaşadıklarımızın hesabını nasıl veririz. Bu yüzden Samanyolu TV’de izlediğim “Büyük Buluşma” bende önemli etkiler bıraktı. Şimdi düşünüyorum da hani bizler ne kadar sorumluluk sahibi insanlar olsak ta devletimizin önemli kademelerinde daha önemli sorumluluk sahibi insanlar var. İster misiniz bizde Samanyolu TV’deki gibi devletimizin en önemli merciinde bulunan Cumhurbaşkanımızı, Rabbimizin affına sığınarak, sadece mini minnacık buluşmaya alsak. Rabbimiz neler sorduracak; elbette onu bilemeyiz ama ufacık sorularda biz sorsak. Sadece birkaç tane basit soru. Ne dersiniz…

 

C.B.        --Burası neresi? Köşkte senin ne işin var. Kim almış bu sakallı adamı buraya?

 

--Burası ferah kapısı, köşk değil. Yani ahiret yurdunun ilk durağı

 

C.B.        --Yok canım sende! Sahi, nasıl girdin sakallı halinle köşke?

 

--Çok kolay. Ben zaten senin yanındaydım.

 

C.B.        --Bırak şakayı. Kimsin sen?

 

--Vicdanının sesi…

 

C.B.        --Benimle böyle konuşamazsın. Karşında duran koskoca halkın reisi!

 

--Sen; Adı üstünde;Cumhur’un Reisisin birçok inanan insanı üzdün ve onlara hep sırtını döndün. Çoğunluk yerine azınlığın isteklerini yerine getirdin Oysaki sen bütün ülkenin Cumhurbaşkanıydın.. Şimdi neler söyleyeceksin.

 

C.B.        --Hayır hayır yanlışınız var ben kimseye sırtımı dönmedim.

 

--Burada yanlışlık olmaz. Burası hiçbir yanlışın olmadığı gerçeklerin konuşulduğu ve görüldüğü yer.

 

C.B.        --Tamam sırtımı döndüm ama bizim ülkemiz laik bir ülke. Ben müdahale etmesem irticacılar burayı İran’a çevirecekti.

--Sana göre laiklik dinini yaşamaya çalışanları engellemek mi oluyor.?

 

C.B.        --Hayır! Ben sadece laikliği savunan onun bekçiliğini yapan bir insandım kimseye bir kötülük yapmadım kimseyi engellemedim.

 

--Peki! Senin anladığın laiklik nedir?

 

C.B.        --Laiklik mi? Şeeyy!!! yani… şey işte canım. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak işte.

 

--Söylemlerin ile yaptıkların uymuyor. Yani laiklik görevini yapmıyorsun. Diyorsun ki din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak. Ama her kesime eşit davranman gerekirken mütedeyyin insanları dininden ayırmaya çalışıyorsun. Kaldı ki devlet işlerinde de sana gelen yasaları laiklik kalkanını bahane ederek veto edip laikliğe ters gelen bir görevi yapıyorsun.

 

C.B.        --Ben cumhurbaşkanıyım ne yaptımsa devletim için yaptım.

 

--Senin başkanlığın dünyada iken geçerli idi burada değil

 

C.B.        --Ne yani ben öldüm mü şimdi.

 

--Evet burası son durak. Ahiret hayatının başlangıcı.

 

C.B.        --Hayır ben geri dönmek istiyorum.

 

--Bu saatten sonra istekler geçerli değildir.

 

C.B.        --Peki!...ülkemi daha iyi yönetecem desem olmaz mı.

--……………….

C.B.        --Başörtüsü sorununu çözecem söz veriyorum.

--……………….

C.B.        --Ne olur! Bana bir hak daha verin. Hem ben “bu kadına haddini bildirin” diyen Ecevit’e anayasa kitapçığını fırlattım bunun da mı önemi yok. Ne olur bir şans daha verin.

 

--Evet… sen anayasa kitapçığını fırlattın ama Başbakan Ecevit o sözleri söylediği için değil. Üstelik senin  o davranışın ülkenin ekonomik krize girmesine neden oldu ve çıkan  krizi kapatmak için  yine mütedeyyin insanlar suçlandı ve laiklik yine kılıf oldu.

 

C.B.        --Ama ben böyle olacağını bilememiştim.

 

--Hatalarında neden ısrar ettin öyleyse.

 

C.B.        --Çok sıkıldım. Hadi artık bırakında geri döneyim.

--………………

C.B.        --Sen terlemiyor musun burası çok sıcak. Hadi gidelim benim köşkümde konuşalım hem orası klimalıdır. Ne olur geri döneyim. Hadi bırakın beni, iyi! başkan olacam söz veriyorum.

 

--Artık dönüş yok. Hatırlarsan meclis kürsüsünde de her kesime eşit davranacağına laiklik ilkelerine bağlı kalacağına yemin etmiştin. Görevini kötüye kullandın.

 

C.B.        --Yeter bırakın artık şakayı. Görevliler kurtarın beni. Köşkümü istiyorum. İmdaaattt!! Beni duyan yok mu? Nereye götürüyorsunuz. Haaayıııııırrrrr

 

--Sonsuza uzanan bu büyük buluşmada, Kudret kaleminde ömür mürekkebi sona erdi. Kimseye haksızlık yapılmadı,zulm edilmedi. Verilen güzellikler ise lutfedildi ihsan edildi.

 

 

Bu, sadece düşündüğümüz zaman bizi kendimize getirecek bir hadise. Rabbim affetsin bizim haddimize değildi böyle sorgu sual. Evet…! İnsan birazcık ölümü, başına gelecekleri, sonunda neler olabileceğini düşünse hatalardan uzaklaşabilir. Yukarıdaki benzetme hepimize ve özellikle sorumluluğu büyük olan büyük insanlara!örnek olsun. Allah(c.c) bizleri affetsin. İmtihanı geçen ve sorulara kolay cevap veren kullarından eylesin. Kitabımızı sağ tarafından verdiği kullar zümresine bizleri de dahil eylesin. Rabbim bizi o gün şaşırtmasın.AMİN…

Yorum (3) Yorum yaz!

HAREKET ZAMANI

Artık ne televizyon seyretmek ne de gazete okumak istiyorum. Hatta evden sokağa çıkmak bile istemiyorum. Kadınların giyim tarzlarından dolayı sokağa çıkılmaz oldu. Bir de işin üzücü tarafı var; bazı tesettürlü bacılarımızın, tesettürü tam anlamıyla bilmemesi. Özellikle günümüzde dikkat çeken, renkli, boyalı ve modadan etkilenen kendini tesettürlü zanneden oysaki tesettürle alakası olmayan kardeşlerimiz var. Anladığım kadarı ile tesettürü, bir basite indirgeme var. Veya birçok konuda olduğu gibi tesettür konusunu da bilmememizden kaynaklanıyor. Tabi kendini sergileyen insanları yazmaya zaten gerek yok. Allah hidayet nasib etsin… Eskiler biz kadının vücudunu ancak zifaf gecesi görürdük diyorlar. Peki: Ya!  şimdi? Evet, şimdi beş yaşındaki çocuk! Maalesef…  Her şey biliyor ve görüyor. Allah’ım bizi affet… Bizi bağışla… Bize acı ve yardım et…

Ruhum daralıyor, kaçmak istiyorum ama kaçamıyorum. Gitmek istiyorum ama gidemiyorum. Nereye gidebilirim ki? Gidecek ve sığınacak kapı mı var RAHMET KAPISI’ından başka. O’ndan başka kime sığınabilirim ki… Gitgide hayatımız olumsuz bir hal alıyor. Bizi Yaratana yaklaşacağımıza daha da uzaklaşıyoruz. Oysa biliyorum bizim yaşantımız böyle değil. Müslüman zayıf, güçsüz,iradesiz olamaz ve olmamalı. Peki, öyleyse nereye bu gidiş. Bizi dinimizden uzaklaştıran nedir, ne oldu ki bize sevemiyoruz birbirimizi, neden sorgulamıyoruz kendimizi. Bu gidişin sonu nereye böyle, bir türlü anlamıyorum.

Artık kimse birbirine selam vermiyor, veremiyor. Hal hatır sormak zor geliyor. Muhabbet ortamları kalmamış. Neden birbirimizi sevemiyoruz. Niye ısınamıyoruz. Neden hatalarımızla kabul etmiyoruz birbirimizi. Bu soğukluk neden? Allah rahmet eylesin bir Mürşid-i Kamil şöyle derdi: "Sevmeyi kaybettik, Müslümanlığın en önemli sıfatlarından bir tanesi sevmektir. Sevmeyi beceren insan, diğer güzel vasıfları ancak o zaman kazanır; beceremeyen insan ise, ne yaparsa yapsın kazanamaz. Onun da, ne kendisine, ne de başkasına hiçbir faydası olmaz." O yüzden sevmek lazım.  Bu yazılanları herkes biliyor ve bir çoğu da katılıyor bana ve hep aynı şeyler yazılıyor. Haydi artık harekete geçelim. Hep  birlikte yeniden doğalım. O, bizi çağırıyor O’na koşalım. Önce kendi ailemizden başlayalım ve ilk olarak televizyona sınır getirelim. Hatta hiç seyretmemeye özen gösterelim. Az baktığımız veya hiç yüzüne bile bakmadığımız Kur-an’ı,  koklayalım, sarılalım ve okuyalım. Okuduklarımızla da yaşantımıza dikkat edelim. Okumayı  bilmiyorsak öğrenmeye çalışalım. Yetmiş  yaşında Kuran’ı Kerim öğrenen insanlar biliyoruz; öğrenmenin yaşı yok, gayret gösterelim. Mesela uğruna alemler yaratılan Peygamber Efendimizi ne kadar tanıyoruz. O’nun, yaşayışı olsun evlerimizde, tüm hareketlerimiz, tavırlarımız ona benzesin. Evimizde her gün bir tane hadis-i şerif öğrenelim ve öğrendiğimizi uygulamaya koyalım. Bize, Allah’ı ve Resul’ünü anlatan alimleri dinleyelim. Allah’ın ipine sarılalım, hem de sımsıkı ve hiçbir zaman bırakmayalım. Aksi takdirde yaz sıcağına dayanamadığımız şu günlerde ateşli azap bizi bekliyor.

Atalarımız ,boş yere söylememiş “ ağaç yaş iken eğilir” diye. Çocuklarımızla hiç ilgileniyor muyuz. Onlara gerekli önemi veriyor muyuz. Çocuklarımızı kontrol altına alalım. Bize  Allah’ın emaneti onlar, bizim güllerimiz; ne olur soldurmayalım güllerimizi. Zebanilerin koklamasına izin vermeyelim,sahip çıkalım. Önce kendimiz yetişelim sonra onları yetiştirelim. Güzel Ahlak sahibi olalım. Her tarafta İslam gülleri yeşersin. Rahmetli Prof. Dr. M. Es’ad ÇOSAN Hocaefendi’nin söylediği gibi  "İslam, hayatın her kökenine, her yönüne hakim olmalı, her yönünde yaşanmalı". Bir başka yerde ise Biz hayatta ne istiyoruz?.. Mutlu olmayı istiyoruz, huzur içinde yaşamayı istiyoruz. Ahirette de cennete girmek istiyoruz. Allah'ın sevgili bir kul olarak, ahirette cezaya uğramamayı, cehenneme düşmemeyi, cennete girmeyi istiyoruz. Bu dünyada mutlu yaşamanın; cemiyetin, toplumun mutlu olmasının yolu güzel ahlâktır. Ahlâk, bir takım kaideler koyuyor. İnsanları insanlara zulmettirmiyor, haksızlık yaptırtmıyor. İnsanları insanlara acımaya, merhamet etmeye, insanlar için parasını harcamaya, vakıflar kurmaya, hayır hasenat yapmağa sevk ediyor. Sonra, insanlar arasındaki münasebetleri tanzim ediyor. (Isbir) "Sabırlı ol!" (Lâ tağdab) "Kızma!" diyor. (Vel âfîne anin nâs) "Kardeşini affet!" diyor. İnsanları affetmenin çok kıymetli bir şey olduğunu ifade ediyor.” Üzmeyelim kimseyi. Birbirimiz hakkında kötü düşünmeyelim. Hased beslemeyelim kimseye ; şu kini atalım üzerimizden. Hem neden kardeşlerimizin ölmüş etini yiyelim ki neden gıybet yapalım. Hayatımızı güzelleştirmek varken neden kötülüklerle uğraşalım. Güzel ahlaklı olmak varken neden çirkinliklere yanaşalım . Ben Allah’ın izniyle değişmeye ve değiştirmeye çalışacağım artık harekete geçmenin zamanı. Ama önce kendimi düzelteceğim. Siz de kendinizden başlayın. Atın üzerinizden negatif düşünceleri, silin aklınızdan olumsuzlukları. Güzel günler bizi bekliyor… Haydi biraz gayret…

 Allah ahlâkımızı güzelleştirmeyi nasîb etsin... Kötü huyları üzerimizden atmayı nasîb etsin... Bizi her yönden temiz ecdadımız gibi İslâm'ı iyi bilen, iyi uygulayan, has, hàlis, mücahid, iyi niyetli kullar eylesin, ihlâslı kullar eylesin... Allah-u Teàlâ Hazretleri aşk ile, şevk ile, imanla gayretimizi arttırsın, güzel çalışmalar yapmayı nasîb etsin... Ömrümüzü hayırlı, verimli geçirmeyi nasîb etsin... Belâlara, musîbetlere sabredip, ecir kazanmayı nasîb etsin... Nimetlere şükredip, nimetlerin artmasını, çoğalmasını, dâimî olmasını sağlamayı nasîb etsin... Huzuruna üzerimizde hiç günah kalmamış olarak, Sevdiği kul haline getirsin, sevdiği kul olarak yaşatsın... Huzuruna, yüzü ak, alnı açık, tertemiz bir şekilde varmayı, iltifatına ermeyi, cennetine girmeyi, cemâlini görmeyi Allah-u Teàlâ cümlemize nasîb eylesin... amin

Yorum (3) Yorum yaz!

SORUNU BİZ ÜRETİYORUZ

Sorunun çözümünü beklerken aslında sorunu biz üretiyoruz. Nasıl mı? Tabiî ki kabullenerek. Konuya girmeden önce hassasiyet gösteren firmaları tenzih ediyor ve taviz vermedikleri içinde Allah(c.c.) onlardan razı olsun dileklerimi ileterek asıl meseleye gelmek istiyorum. Bugün birçok İslami! Gözüken firmalarda bunlara özel hastaneler, alışveriş merkezleri özel eğitim kurumları, yazılı ve görsel medya grupları ve daha birçok kuruluşu da dahil edebiliriz, çalıştırdığı elemanlara bakarsak rahatlıkla anlayabiliriz. Bizden diye gittiğimiz hastanelerde doğru dürüst başörtülü insan yok. Alışveriş merkezleri dâhil birçok İslami kimlikli işyerinde bu konu hep göz ardı edilmiş. Niye? Korktuğumuzdan. Hal böyle iken adamcağızların eline koz veriyoruz. Sonra da vay efendim özgürlük diye bağırıyoruz. Hiçbir anlamı var mı hayıflanmanın? Yok… Öyleyse sorunu üretme yerine; meseleyi taviz vermeden kendi aramızda çözelim.(Tabii eski MHP Milletvekili Nesrin ÜNAL gibi çözerek değil) Sonra da genel anlamda çözülmesi için sürekli gündemde tutup kendi bölgemizin milletvekillerini sürekli bu konuyla alakalı rahatsız edelim ve baskı uygulayalım. Düşünüyorum da; Tokat AKP milletvekili Şükrü AYALAN, Tokat’ın Erbaa ilçesinde çok basit bir mesele ve dünyalık menfaatten dolayı protesto edilmiş, hatta şehre bile girmesi engellenmişti. Acaba başörtüsü için hangi milletvekilini veya bakanı bu şekilde protesto ettik. Bırakın protestoyu, şehre milletvekili geldi mi, yalakalıktan protestoya vakit kalmıyor.

            Maalesef! Günümüzün en önemli meselelerinden bazıları; nemelazımcılık, her koyun kendi bacağından asılır düşüncesi veya birçok konuda taviz vermek. Başörtüsü problemi de taviz verilerek gelinen, aynı zamanda muhterem! Hocamızın sivri dilli açıklamaları sayesinde günümüze kadar gündemden düşmeyen bir konu. İşte yukarıda da belirttiğim gibi bazı firmalarımızın mum yakacağı yer de karanlıktan sürekli korkmaları ve küfretmeleri, meselenin çözümünde zaman kaybına neden oldu. Bu yüzdendir ki sorun bir türlü çözüme kavuşamadı. İşte! Size, taviz vermenin düşürdüğü kötü duruma çarpıcı bir örnek.

            Kombassan holding’e bağlı Malatya Afra Alışveriş Merkezi 6 Kasım 1999 tarihinde tamamen Malatya insanına hizmet vermek için büyük bir coşkuyla açıldı. Amaç halka hizmet Hakk’a hizmetti. Malatya Halkının dini duygularını ön plana alarak ezan saatlerinde ezan okunur. Cuma saatlerinde mağaza kapanır ve çalışan personel büyük bir coşkuyla Cuma namazını eda ederdi. Sonra birden her şey değişti. Yeşil sermaye diye bilinen Afra, kendi insanlarına, üç beş kişinin baskısı sonucu tafra yapmaya, aynı zamanda Yeşillik koyulaşarak siyahlaşmaya başladı. Sonrası malum! İlk olarak Mütedeyyin insanlar yavaş yavaş işten çıkarılmaya başlandı. Cuma saatinde kapalı olan mağaza açık kalmaya başladı ve ezan da sustu. Kelime manası olarak; benzerleri arasında en mükemmeli! anlamına gelen, AFRA tamamıyla, Malatya halkına değil de sadece belli çevrelerin hizmet alanına girdi. Artık Malatya halkı da din istismarı yapıldığını anladı ve artık gitmemeye başladı. Sonra neler oldu? Büyük bir heyecanla ve coşkuyla açılan Afra, Vakit Gazetesinden Hasan KARAKAYA Ağabeyimizin de ayna köşesinde belli bir tarihte yazdığı gibi mankenlerle defile gösterisi yaparak birilerine yaranmaya çalıştı. Kendi insanlarına kapıları kapattı. Şuan Afra’nın birçok bölümü özelleştirildi. Çünkü iş yok, samimiyet yok. Ama istismar var taviz var. Unutmamak lazım! Taviz tavizi getiriyor.

            Sonuç olarak; taviz vermenin ne kadar zararlı olduğunu, Mustafa Kemal Atatürk’ü istismar etmek nasıl CHP’ye yaramıyorsa, dini istismar etmeninde kimseye faydası olmayacağı gibi aynı zamanda insanın ahiretini de kaybetmesine neden oluyor. Bu yüzdendir ki bizler sorun çözmek yerine sorun üretmiş oluyor ve birçok meselenin çözülmesi de zorlaşıyor. Özellikle kendi insanımızı harcayarak ve çiğneyerek bir yerlere gelmenin zararları olmuştur ve olacaktır. Oysaki cesur olsak ve birlik olsak durum daha değişik olur. Ne demişler: Birlikten kuvvet doğar.

Yorum (3) Yorum yaz!