fatih_camii.jpg
”blog sayfama hoşgeldiniz... ”

Ne bu telaş!

Abdurrahman Dilipak - Vakit
a.dilipak@vakit.com.tr

 

Bir felaketin yıldönümünde dua bâbındadır:
Senaryolar, komplo teorileri, yorumlar.
Ne bu telaş.. Her şey kendi yolunda..
Hayat böyle.
Sonuçta imtihan oluyoruz.
Allah (c.c.) bizi mallarımız, canlarımız, sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecek.
Servet iktidar aramızda dönüp dolaştırılacak.
Kimimiz iktidar içinde Cennete, kimi iktidardayken cehenneme gidecek, kimimiz zulüm altında Cennete, kimi zalimlerden yana olup, ya da sesini kısıp Cehenneme gidecek.
Sonuçta herkes yaptıkları ve yapmadıkları, söyledikleri, söylemedikleri ile, ya kendi Cehennemlerine kendi sırtlarında odun, ya da kendi cennetlerine kendi sırtlarında tuğla taşıyacaklar..
Bu işler dün böyle idi, bugün de böyle. Yarın da böyle olacak..
Sonuçta herkes yaptıklarının karşılığını görecek.
Cennette başını okşadığınız yetimin mutluluğunu kat kat fazlası ile, Cehennemde, taş atıp ayağını kırdığınız kedinin acısını tadarak karşılık göreceğiz..
Yaptığımız her şey, aklımızdan geçenler tek tek not ediliyor.
Aslında sandığımızdan daha kalabalık bir dünyada yaşıyoruz. Melekler, cinler, şeytanlar...
Sabredenlerden olabiliyor muyuz, akledenlerden, zikredenlerden ve dua edenlerden..
Dualarımız olmasaydı ne işe yarardık ki!
Bizi gören, duyan, aklımızdan geçenleri bilen, mutlak iktidar sahibi bir Allah (c.c.) var.
O zaman korku, umutsuzluk, karamsarlık niye!
Bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah (c.c.) hayır murat etmiş olabilir. Biz bilmeyiz, Allah (c.c.) bilir.. Kadere, ecele ve rızka hükmeden bir Allah'a (c.c.) iman edenler için ne gam!
Hayat inişli-çıkışlıdır. Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu zamandır..
Unutmayın, Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir ve sakın Şeytan sizi Kur’an'la aldatmasın. Sakın din adına zulmedenlerden olmayın, sakın kanaatlerinizi dinleştirmeyin, din büyüklerinizi İlah ve Rab edinenlerden olmayın..
Şunu da düşünmemiz gerek: İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden Allah bizi helak eder mi acaba! Onlara bozgunculuk yapmayın dediğimizde “Biz ancak islah edicileriz” diyorlar.. Ama sonuç ortada..
Aslında karanlık aydınlığın yokluğudur. Peki biz ne kadar ışık üretiyoruz. Kafamız ve kalbimiz, dünyayı aydınlatıyor mu? Karanlığa küfretmeyi bırakıp bir mum yakmamız gerekmiyor mu? Allah (c.c.) bizim ellerimizle zalimleri cezalandırıp, mazlumlara yardım etmek istemiyor mu?
Hep dışımızdaki gelişmelere odaklanıyoruz, ama kendimizi değiştirmek konusunda pek az bir şey yapıyoruz. Ve fani insanlara umut bağlıyoruz. Zaferi neredeyse Allah'tan (c.c.) değil, Halid'den beklemeye başladık.. Birinin bize Zaferin Halid’den değil, Allah'tan (c.c.) olduğunu hatırlatması gerek.
Allah (c.c.), cahil ve zalim bir kavme hidayet nasib etmez!
Bu dünya sonuçta imtihan yeridir.. Sadece ve sadece imtihan oluyoruz.. Ne doğduğumuz zamanı biz seçtik, ne doğduğumuz toprağı ve ne de ocağına doğduğumuz anne-babayı..
Ne basit tutkularımız var.
Geçen gün GS'nin zafer kutlamalarına baktım da. çeşme'den kalkıp bu maç için gelen, forma giyip sokaklarda bayrak sallayan 40 yaşlarında insanlar gördüm.. Bakalım işgalin 60. yılı için aynı duyarlılığı kaç kişi gösterecek..
“İman ettik demekle yakanızın bırakılıvereceğini mi sanıyorsunuz. Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden cennete girdirilivereceğinizi mi sanıyorsunuz. O süsleyip bezediğimiz güzel evleriniz, o bol ürün veren ekinleriniz, o bol gelir getiren ticarethaneleriniz, eğer sizi Allah (c.c.) yolunda mücadele etmekten alıkoyuyorsa yakın olan azabı bekleyin” denmedi mi bize..
Tik tak.. Tik tak.. Zamanın kalbini dinleyin.. Her nefes alış-verişte ölüme yaklaşıyoruz. Nefes alıp vererek yaşamaz insanlar, nefes alıp vererek ölürler.. çünkü nefesler sayılıdır ve insan o nefesleri tek tek tüketir.. Ve ölür.. Ve dirilir ve..
“Vay o namaz kılmayanların haline ki..” der bir melek..
Allahım bizi koru..
Bize hakkı hak, batılı batıl göster, hakda toplanmayı nasib et.. Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların değil.. Bizi zalimlerden etme ve zalimlerin eline bırakma.. Ele güne muhtaç etme, dert verip derman aratma..
Bize yardım et. Bizi bize bırakma.. Dualarımızı kabul et.
Kalpleri çeviren sensin. Şüphesiz ki; senin her şeye gücün yeter.
Bizi Affet (Amin)
Selam ve dua ile..

Yorum (0) Yorum yaz!

Veeee huzurlarınızda our green girls..

Abdurrahman Dilipak - Vakit
a.dilipak@vakit.com.tr

 

Adam komünist ama tefecilik yapıyor.. Yahudi ama domuz kasabı mesela. Cumartesileri spor amaçlı pilotluk yapıyor..
Bizim mahallede bir köfteci var, adam kebab düşkünü bir vejetaryen.. Zaten tabelasında da öyle yazıyor: Vejetaryen kebabçının yeri..
Bir demokrat tanıyorum, halk düşmanı adam resmen yav.. Halkı adam yerine koymaz. Kuru kalabalık, sürü der onlara resmen.. Ama iyi bir demokrattır.. Bir demokrasi anlatır; aman Allahım..
Bizim çıtırlar, Aysun familyasının farklı bir versiyonudur.. “Marka” giyinirler”. Marka kişiliklerinin açığını kapatır..
Herkesin gösterecek bir şeyi vardır. Kimi parasını gösterir, kimi parasını markaya dönüştürür. Kimi bacağını gösterir, kimi zekasını.. Kimi de gizler..
Saygın olan gizlenmesi gerekeni gizleyen, göstermesi gerekeni gösterendir.. Mesela insanlar aklını göstermeli, haksızlıklar kaşısında cesaretini göstermeli.. Şahidlik ettiğinde adaletini, dürüstlüğünü göstermeli.. Mazlumlar karşısında tevazuunu göstermeli. Zalimler karşısında tevazu zillettir mesela.. Yoksullar kaşısında cömerliğini. göstermeli..
Kız kardeşinin kapanmasına karşı çıkan başörtülü bir kız düşünebiliyor musunuz? Demek ki, onun için başörtüsü bir marka ya da aksesuvar..
Birileri bu tipleri modelliyor, örnekliyor, ki belki başkaları da peşlerine takılır diye. Klonlanmak üzere seçilen gen gibi ortalıkta dolaşıyorlar. Başörtüsünün ve tesettürün genlerini dönüştürmeye çalışıyorlar sanki.
Tesettür defileleri bu açıdan, kime hizmet ettiği belli olmayan bir şey.. Birilerine tesettürü sevdirir, onun tehdit olmadığını gösterirken öte yandan tesettürün içini boşaltıyor..
Kur’an da okur, makyaj da yaparlar..
Bir adım sonrası şu:
Kur’an da okur, flört de ederler..
Kur’an da okur, diskoya da giderler..
Kur’an da okur, dans da ederler..
Kur’an da okur...
Vay o Kur’an okuyanların haline ki!
Sadece bizim çıtır kızlar değil, ak saçlı, sonradan zampara hacıbeylerin kırdıkları cevizlerin sayısı az değildir..
Onlar yetimin hakkını yerler,
Onlar sekreterleri ile gizli nikah yaparlar,
Onlar Rus kızları ile tanıtım film ya da afişleri için fotoğraf çekiminde aynen..
O firma sahiplerinin reklam katalogları ve fuarlardaki hostes kızlar gibi kızları, gelinleri, oğulları ya da damatları, torunları olacak bir gün..
Kim neye yardım ederse, o onlara dokanır..
Kınayan da kınadığı ile imtihan olur..
Kızlar öyle de oğlanlar nasıl?!. Saçlarına, sakallarına bakın, favorilerine, dövmelerine, küpelerine.. Kulaklarında kulaklık, vapurda yan koltukta otururken çalan müziği ben duyuyorum.. 40'a geldiğinde sağır olacak bu çocuklar.. Bu kadar aşırı uyarılan kulakların iç kulaktaki su dengesinin ileri yaşlarda nasıl bir felakete sebeb olacağını yaşayarak öğrenecek bu gençler..
Bazı başörtülüleri görüyorum da, açıklar beni o kadar rahatsız etmiyor.. Keşke açık olsalar, o kadar kötü olmayacak gibi geliyor bana.. Gözler, dudaklar, yırtmaçlar.
Elde sigara afta tafra yürüyüşleri..
Elinde sigara, jeepte çarşaflı ve dudaklar boyalı.. gözlerde far, yanaklarda allık..
Hani sanki komplo gibi..
Kim bunlar! Nereden çıktılar.. Ne yaptıklarını sanıyorlar?
Tesettürün anlamı neydi? Ruhani boyut bu işin neresinde?..
Bu çocuklar ne yaptıklarını sanıyorlar?.. Sadece başlarına bir başörtüsü bağlamakla her şeyin bittiğini mi sanıyorlar?..
Neyse dışı başkalarını, içi beni yakar bu işlerin..
Sonunda her iki tarafa da zarar veriyorlar..
Ne Müslümanlara ne laiklere yaranacaklar..
Bunlara zemin hazırlayanlar utansın..
Oh! Our green girls! İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere!
Dileyen dilediği yere..
Selâm ve dua ile..

Yorum (0) Yorum yaz!

Sade hayattan ‘tesettür defilesi’ne...

Yavuz Bahadıroğlu - Vakit
ybahadiroglu@vakit.com.tr

 

“Tesettür”ün üzerine bu kadar gelmeyip bize, yani dindar kesime bıraksalar, bu işin de üstesinden gelir, kısa bir süre içinde “tesettür”ü “tesettür” olmaktan çıkarırız.
Bir sürü tesettürsüzün, “altı kaval üstü şişane” kıyafetlerle “tesettür” adına ortalıkta dolandıklarını, ayrıca “tesettür” adına defileler yaptıklarını görüp böyle düşünmemek imkânsız.
Yazılarımı okuyanlar bilir: Bendeniz pek “tutucu” sayılmam, ama “tesettür” adına tesettürsüzlüğü, “İslâm” adına yozlaşmayı, “paylaşma” adına gösteri ve gösterişi, nihayet “sade yaşam” adına gözükara israfı da onaylayamam.
Bendeniz bu yüzden “tesettür” ve “moda” kavramlarını hâlâ yan yana düşünemiyorum. Hele de “Tekbir”le “podyum”u asla bağdaştıramıyorum. Kadın kimliğinin çok yönlü istismarının simgesi “podyum”, kadının yüceltilmesinin adı olan “İslâm”la nasıl uzlaşabilir ki?..
Biliyorsunuz, âlişan Efendimiz’den önce kadın alınıp-satılan, horlanıp-aşağılanan, hiçbir hakkı olmayan, hatta bir kısmı “ihtiyaç fazlası” sayılıp diri diri gömülen bir varlıkken, risaletten sonra erkeklerle eşitlenmiş, kadın, imanî ve Kur’an’î boyutta yüceltilmiştir...
Ayrıca “tesettür” değişmeyen kuralların ürünü, “moda” ise sürekli değişimin adıdır... “Tesettür” dünya ötesi bir idrakin tercihi iken, “moda” tümüyle “dünyacı” bir tercihtir.
Bu yüzden “Tesettür modası” sözü, “kefen modası” kadar saçma sapan geliyor bana! O kadar itici, acıtıcı ve incitici buluyorum. Zaten sıra da yavaş yavaş oraya geldi gibi gözüküyor. Bu gidişle bazı “dindar” tüccarların, salt “çok para kazanma” kaygısıyla “moda”yı kefene de bulaştırmalarından korkulur.
Gözlerinizin önüne getirebiliyor musunuz? Meşhur mankenlerimiz “modacı”nın tercihinden çıkma rengarenk kumaşlarından kefenler giymiş halde podyuma çıkıyor. Boy boy tabutlardan oluşan bir dekorda yürüyerek “kefen modası”nı tanıtıyorlar!
Modacı eserini anlatıyor: “Bayanlar baylar, yakasız, dikişsiz ve cepsiz kefenlerimiz cesedinizi hem daha zayıf gösterecek, hem de çözülüp çürümenizi geciktireceğinden cildiniz daha az hırpalanacaktır!”
Neyse.. Yaz modası, kış modası, bahar modası, bayan modası diye diye yola çıktık, “tesettür modası”na kadar geldik...
Bu yol, “kefen modası”na kadar gider! Arkasından gelsin defileler, gelsin satışlar, gelsin paralar...
Hiç merak etmeyin: Biz bu kafayla, “tesettür defilesi”ne alıştığımız gibi “kefen defilesi”ne de alışırız!
“Biz dindarlar”, son zamanlarda, her şeye kolayca uyum ve kafa sallıyoruz nasılsa!..

Defilede izlediğimiz son moda kıyafetler içinde ölen birini sorgulamaya gelecek sual meleklerinin ne soracaklarını çok merak ediyorum...
çoğu vatandaşlarımız gibi, “moda”yı ömür boyu ıskalamış garibanlara sordukları “Men Rabbüke... Vema Nebiyyüke” (İnşaallah doğru hatırlıyorum) diye mi soracaklar, yoksa “mevta”ya uygun yeni sorular mı bulacaklar?
Mesela, “Rabbin kim?” sualinin yerine, “Modacın kim?..” gibi... “Hangi dindensin?” sorusu yerine, “Hangi marka giyiyorsun” gibi...
Bazılarımız ancak böyle sorgulanırsak, yırtarız!

“Moda” doğru ve kalıcı olanın değil, geçici heveslerin adıdır. “Modanın modası” o kadar çabuk geçiyor ki; maceracı karakteriyle tanıdığımız yazar Oscar Wilde bile bu hız karşısında dayanamamış, “Moda denilen şey o kadar çirkindir ki; onu her altı ayda bir değiştirirler” deyivermişti.
Bu kadar hızlı bir değişkenliği, İslâm gibi bir “ebedi”yetle yan yana yazmak bile abesle iştigal olsa gerektir. Ayrıca her din “ihtiyaç”tan doğar. Modanın karakterinde ise “ihtiyaç” değil, keyif ve aşırı tüketim hırsı yatmaktadır.
Eskiden (fukaralık günlerimizde) dindar Müslümanların, temel ihtiyaçlarla sınırlı, son derece sade, gösterişsiz bir hayat tarzları vardı. Ellerindekini paylaşır, dünya ötesi emellerin hizmetinde harcarlardı. Şimdi ise tam tersi bir hayat yaşıyoruz…
Anlaşılan “para”, cüzdanda durduğu gibi durmuyor. Şundan belli ki; paralandıkça hayat tarzımız değişti. Bizi “dünyacı = seküler” yaptı. Artık zengin dindarların da “moda”ları, “manken”leri, “defile”leri, “balayı”ları, “tatil köyleri” ve “tesettür mayo”ları var.
Eskiden, “takva”mızla değerlenirdik; artık “marka”mızla değerleniyoruz!
Sonuçta herkes kendi hesabını verecek. Bu konuda tek itirazım olabilir: “Moda” merkezli ticaret yapmak isteyen dindar işletmeciler, 1.5 milyar Müslüman'ın ortak paydalarını simgeleyen isim ve kavramları (Zemzem, Mekke, Medine, Tekbir, Elif vs. gibi..) firmalarına isim olarak seçmesinler.
Gerisi kendi bilecekleri...

Yorum (0) Yorum yaz!

ülke, Kutlu Doğum Haftası’na kilitlendi

* Abdullah Büyük - Vakit

Her şey doğal, her şey tabii.. Yüzler gülüyor, kardeşlik bağları kuvvetleniyor. Ellerinde güller, dillerinde dualar ve gönüllerinde iman ile “Merhaba Kutlu Doğum Haftası” diyenler ülkeyi kuşatma altına almış.. Bu kuşatmada baskı yok, korkutma yok. Sevgi, ümit, saygı ile toplum kuşatma altında.
âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamberimiz’in bağrı yanık ümmetinin her bir ferdi ümit dolu, aşk ve vecd ile tarihine, geçmişine, izinde yürümeye çalıştığı Peygamberimiz’in yolunda ve peşinde olduğunu ispatlıyor.
Rehberimiz ve örneğimiz büyük bir baskı, dayatma ve şiddet altında 13 senesini geçirmesine rağmen, kendisine bu kötülükleri yapanları affediyor. Yürüdüğü yola diken atanlara, çiçekle karşılık veriyor.
Son ümmet de aynı usulü ve aynı tavrı sergileyerek yoluna devam etmekte. Bir asra yakındır üzerimizden hiçbir zaman kaldırılmayan baskı ve dayatmalara rağmen, hiçbir zaman şiddete başvurulmadı. Bazı özel dini günlerimizde ellerimizi açtık, herkes için dua ettik. Hidayete ermeleri için yalvarıp yakardık. Ama aynı olgunluğu Cumhuriyet mitinglerinde göremedik.
ülkenin geriye gitmesinin faturasını inanan insanlara kesmek isteyen dinozorlaşmış zihniyet kaybedecek, ülkeyi ilimle, irfanla, hoşgörü ile kuşatacak insanlar ise kazanacaklardır. Hem dünyasını ve hem de ahiretini.
Bir asra yakındır, dinimize, inancımıza ve kulluğumuza yapılan haksızlık ve baskılara karşı hangi tavrı, hangi davranışı sergilediysek, bunun kaynağında, temelinde Rabbimizin talimat ve direktifleri vardı. Tüm varlığı “kün-OL” emriyle yaratan, mü’min kullarına şöyle buyuruyordu(mealen):
“İyilik ile kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet Sûresi, 34)
1980 askeri harekâtında Konya Tutlukır Cezaevi’nde kaldım. Cezaevinin bodrum katında abdest alırken, tutuklu bir grup geldi ve “Bir daha abdest aldığını ve namaz kıldığını görürsek seni şişleriz” dediler. Onlara aldığım tavrı, Cumhuriyet mitinglerine katılanlar, mitingleri yönlendirenler, kendilerini ilerici, bizleri gerici görenler iyi dinlesinler. Beni şişlemek isteyenler anarşik eylemlere katıldığı için, ziyaretlerine kimse gelmiyordu. Elbiseleri kirlenmiş, gömleklerinin rengi değişmiş, beş kuruş paraya muhtaçtılar. Kendilerine güzel bir usulle iç çamaşırı, ayakkabı, gömlek ve ceplerine para koydum. Yüzlerine gülümsedim. Yemekhanede yemek yerken “afiyet olsun” dedim. üç ay sonra beni şişlemek isteyenler namaz kılmak için arkama saf olmuşlardı. İşte medeniyet, işte aydınlık, işte toplumsal barış budur.
Yarışmada birinci olan İmam Hatipli bir kızın sahneye çıkıp ödülünü almaya engel olan zihniyet kaybedecektir. Halkımız sevmiyor o tipleri. ülke için yapacakları bir şey yoktur zaten. Son tutundukları halka laiklik, demokrasi, cumhuriyet.
Yüce Yaratıcı yine kullarını bir noktada şöyle uyarıyor:
“Allah’tan başka yalvardıkları ve kutsal saydıkları putlarına, önderlerine, ilahlarına sövmeyin ki, onlar da cahillikle taşkınlık edip Allah’a sövmesinler. çünkü onlar, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edemeyen kimselerdir.” (En’am Sûresi, 108)
Bu ve benzeri uyarıların, ikazların tatbikatını öğrendiğimiz Sevgili Peygamberimiz’e her zaman minnettarız. İslâm ümmeti, Rableri ne derse ona göre hareket etmekle mükelleftir. Baskı ve dayatmacı zihniyet ise nefisleri, şeytanları ne derse ona göre tavır alırlar. Fark burada.
“Kutlu Doğum Haftası” Sevgili Peygamberimiz’e söz ve fiille tabi olmuş olanlar için büyük bir öneme sahiptir. Gidişatımızı, tavırlarımızı, hizmetlerimizi Peygamberimiz’le, sünnet ve sözleriyle yüzleştiririz. Yanlışlarımızı, noksanlıklarımızı, nerelerde hata yaptığımızı öğrenmeye çalışırız.
Ama ne yazık ki ölünceye kadar Peygamber’e ve Müslümanlara kin ve nefret duymuş, ömür sermayesini İslâmiyet’in varlığını ortadan kaldırmaya yöneltmiş, ama ölünce Teşvikiye Camii’nde, Hacı Bayram Camii’nde cenazesi kılınmış insanlar, bu ve benzeri konuları anlayamazlar.

Yorum (0) Yorum yaz!

Evlerini cennetleri haline getiren aileler...

Ahmed Şahin - Zaman

 

Rabb'imiz bir kutsi ikazında şöyle hitap ediyor kullarına:- Ey kullarım! Ben zulmü kendi nefsime de haram kıldım. Sakın siz de kendi aranızda birbirinize zulmetmeyiniz! Evet, Rabb'imizin açık ve net ikazı böyledir:- Ben zulmü kendi nefsime de haram kıldım. Sakın siz de kendi aranızda birbirinize zulmetmeyiniz.
Neden böyle ikazda bulunuyor?

çünkü Rabbimizin sevmediği yanlışların en başında zulüm gelmektedir. Bundan dolayı zalimin hep karşısında, mazlumun da hep yanındadır. Kim bulunduğu mevkiin verdiği imkândan dolayı birine zulmederse bilsin ki, onun karşısında Rabb'imiz adaletiyle yer alacak, yaptığı zulmü asla yanına bırakmayacak, dünyada vermezse bile âhirette mutlaka fazlasıyla cezasını verecektir.

Şurası da kesindir ki, zulüm her yerde kötü ve acıdır. Ancak aile içinde zulüm, zulümlerin en acısı ve kötüsüdür. Dostun dosta zulmü, zulümlerin en beklenmeyenidir. çünkü hayatı ortak yaşıyorsunuz, gece gündüz, varlıkta yoklukta, hastalıkta iyilikte her türlü şartlarda birlikte olduğunuz bir parçanızdan size ancak emniyet ve iyilik gelmesi beklenirken bunun yerine hiddet, şiddet, zulüm ve haksızlık gelmesi hayırlı bir dost tavrı olmaz.

Bundan dolayı Efendimiz (sas) Hazretleri ikazını çok net şekilde yapmıştır:

- Sizin hayırlınız birlikte yaşadığı ailesine hayırlı davranandır. Şerliniz de şerli davranandır. Yani aile ortamı Efendimiz'in yanında saygı ve sevginin yaşanacağı en aziz ortamdır. Burada bir emniyetsizlik hissi yaşanmamalıdır. Bir hata ve yanlışlık varsa "Akla kapı aç, iradeyi elden alma!" anlayışı içinde münasip dille düzeltilmeli, ama asla hiddet ve şiddet kullanmak gibi sünnette hiç görülmeyen yöntemlere yönelmemelidir.

Tenbih'ül Gafilin'deki şu olay da bu gerçeği ifade etmektedir.

Bir adam gelerek sorusunu şöyle soruyor:

- Ya Resulallah! Hangi mümin iman bakımından en mükemmel haldedir?

Efendimiz'in cevabı şöyle oluyor:

- Ailesiyle hangisi en güzel şekilde geçiniyorsa o iman bakımından en mükemmel haldedir.

Demek ki, kim mükemmel bir mümin olmak istiyorsa ailesiyle iyi geçinmeye baksın. Sözün özü budur. Efendimiz'in unutulmaması gereken hatırlatması da böyledir.

- Ailesiyle iyi geçinen insan, iman bakımından mükemmel olan insandır. İki taraf için de böyledir bu. Veda Hutbesi'ndeki ikazları da benzeri şekildedir:

- Hanımlarınız size Allah'ın emanetleridir. Sizin onlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Herkes kendi hakkını bilmeli, sınırları içinde görevini yerine getirmeye bakmalı, kimse kimsenin hakkını çiğnememeli, zulme yönelip kalbini, gönlünü kırmamalıdır.

çünkü kalp kırıp gönül yıkmak tamiri kolay olabilecek bir inşaat işi değildir. Kâbe'yi yıkan yeniden tamir edebilir, ama kalbi yıkan, gönlü kıran onu duvar örerek tamir edemez. En doğrusu aile içinde hiddet ve şiddeti hatırlatan tutum ve davranışlardan mutlaka uzak kalmalı, hayırsız aile örneği vermekten ciddi şekilde kaçınmalıdır. Bir defasında:

'İnsanların hayırsızı ailesine baskı uygulayandır.' buyurunca dinleyenlerden biri soruyor:

- İnsanın ailesine baskı uyguladığı nasıl belli olur? Buyuruyor ki:

- Kendisi eve gelince ailede gerilim başlar, evden çıkınca gerilim biterse baskı uyguladığının işareti olur. Aynı tarif hanım için de geçerlidir:

- Hanımın hayırlısı da bey yanına gelince huzur duyar, mutluluk hisseder. İtici ve kaçırıcı değil çekici ve huzur verici olur.

Bu sebeple Tergib-i Terhib'deki hadis şöyle özetliyor aile hayatını:

- Müminin dünyadaki cenneti, içinde aile hayatını yaşadığı evidir.

Demek ki taraflar takındıkları sevgi ve saygı tavırlarıyla dünyadaki evlerini bir bakıma cennetleri haline getirebilirler. Yeter ki itici değil çekici olsunlar, sevgi saygıyı hayatlarının vazgeçilmez vasıfları olarak bilsinler. İmanda kemale ermiş aile bireyleri örneği versinler.

Yorum (0) Yorum yaz!